Sosyotelizm İle Gelen Yalnızlık

“Gelecekte yine yalnızlık, yine o yavan, o gereksiz yaşam var.” (Fyodor Mihailoviç Dostoyevski, Beyaz geceler)

Ve o gelecekte çocukların, annelerinin yüzlerini görmeden, onları tablet ve telefon ekranlarından tanıyacakları kimin aklına gelirdi… (Esra Canpolat)

Bir akşam yemeği sonrası çay içmek için televizyonu en iyi açıyla gören koltuğa yerleşilir, ya televizyon izlenir ve/veya detaylıca bir sosyal medya takibi yapılır. Televizyon iyi bir seçenek değilse, bilgisayarla veya tabletle oyun oynanabilir, günlük haberler takip edilebilir, fotoğraf galerisi kurcalanarak hangi fotoğrafın #hashtag (anahtar sözcük) tbt (Throw Back Thursday) olarak ekleneceğine karar verilebilir veya hiç olmadı hızlıca bir özçekim yapılarak sosyal medya aracılığıyla ne kadar mutlu ve güzel olduğunuzu gösteren bir fotoğraf paylaşılabilir. Aslında şöyle bir arkanıza dönüp 30 sene öncesine bakarsanız, bizlerin rutin birer faaliyet haline dönüştürdüğü bu aktiviteleri asla anlamayacak insanlar göreceksiniz.

Çok yakın bir geçmişte insanoğlu teknoloji, internet, bilgisayar, tablet, akıllı telefon, televizyon, dijital oyun, sosyal medya, yapay zeka ve sanal gerçeklik gibi birçok kavramla karşılaştı. Tüm bu yenilikleri değerlendirmeye bile fırsat bulamadan birçoğuna ev sahipliği yapan bizler, evimize misafir olarak gelen bu teknolojileri baş köşeye oturtarak en yakınlarımız haline getirdik. Tüm bu yeniliklerin içerisinde bizim için her zaman en kolay ulaşılabilir ve taşınabilir olanı cep telefonları veya akıllı telefonlar iken internet ise bu aygıtlardaki olmazsa olmazlardan oldu, ki Türkiye İstatistik Kurumu’nun 2016 verilerinde belirtilen “Türkiye genelinde İnternet erişim imkanına sahip hanelerin oranı %76,3 oldu” ifadesindeki oran, 2017 verilerinde %80,7 ve 2018 verilerinde ise %83,8 oldu (TÜİK,2016;2017;2018). 2016 yılı ilk üç aylık verilerine göre, Türkiye nüfusunun %94.9’ unun interneti hemen her gün veya haftada en az bir defa kullanan

bireylerden oluştuğunu ve internet kullanım amaçları arasında sosyal medyanın ilk sırada yer aldığını da göz önüne alırsak internetin ve sosyal paylaşım sitelerinin hayatımızın ne kadar da içerisinde olduğunu görebiliriz (TÜİK, 2016). Bu bağlamda, akıllı telefonlar aracılığıyla internete bu denli yakın olunmasının ve sosyal medyanın yoğun olarak kullanılmasının ne derece patolojik sonuçlar getirebileceği sorunsalı üzerine düşünmek gerekmektedir. Patolojik sayılabilecek sorunlardan biri ise son dönemlerin başında popüler sayılacak bir kavram olan “Sosyotelizm” oluyor. Peki nedir bu sosyotelizm? Sosyotelizm etrafımızda sıkça karşılaşabileceğimiz ve hatta farkında olmaksızın kendimizinde dahil olabileceği bir rahatsızlıktır: Sosyal bir ortamda bireyin dikkat ve algısını kişilerarası iletişimden ziyade akıllı telefonuna vererek onunla vakit geçirmesi durumudur. İngilizce karşılığı Phubbing olan ifade basitçe akıllı telefona olan ilgi sebebiyle etraftakileri yok saymak anlamına gelir (Karadağ ve ark., 2016). Akıllı telefonların internet erişimini kolaylaştırması ve içerisinde birçok uygulamayı barındırabilmesi, kişileri internet bağımlılığının yanı sıra sosyal medya, oyun ve hatta uygulama bağımlısı olma gibi noktalarda tehdit etmektedir; ki bu da sosyotelizmin aslında tek boyutlu değil çok boyutlu bir yapıdan oluştuğunun en iyi kanıtıdır.

Kişiler etraflarındaki kişileri görmezden gelirken peki etrafta gerçekte var olan kişilere ne oldu? Şimdi onlar neredeler? Onlar belki de aslında hep oldukları yerdeler ancak birer bağımlıya dönüşen sosyotelistler için ise onlar, artık yalnızca kuru kalabalıktan ibaretler. Etrafta ne kadar çok insan olursa olsun bir sosyotelist iletişim kurmayı reddeder, etraftakileri yok sayar ve tam anlamıyla kendi için yarattığı sanal ortamı gerçek yaşamının üzerinde tutar. Telefon yoksunluğu durumunda kaygı, endişe (Park, 2005), dürtüsellik (Billieux, Van der Linden & Rochat, 2008) ve bir takım uyarılma halleri (Leung, 2008) ortaya çıkar. Bütün bu duyguların deneyimlenmesi sonrasında ise kişilerde korku, izolasyon ve yalnızlık gibi durumların ortaya çıkması ve takiben kimlik sorunları ve depresyon gibi rahatsızlıkların yaşanması ise oldukça olağan bir hale gelir. Kişiler kendilerini sahip oldukları kalabalık gruplardan soyutlayarak sosyal bağlılıklarını zedeler ve kendilerini sahip oldukları grupların anlamlı bir parçası olarak görmez ( Mesch, 2001; Valkenburg & Peter, 2009; Shen & Williams, 2011); bu durum onları bir boşluğa sürükler.

Bir telefona sahip olmak, dünya üzerinde ondan daha değerlisi yokmuş gibi hissetmek (Türk Telekom, 2008*; aktaran Karadağ ve ark., 2016) ve onunla neredeyse bütünleşerek eğlenceli/ güzel vakit geçirmek, kısa vadede kişilerde doyum sağlasa ve sosyal çevreye ihtiyacın olmadığını hissettirse bile, uzun vadedeki etkilerini “App Kuşağı”** 60’lı 70’li yaşlarına geldiğinde anlayabileceğiz. Ve son olarak bol virgüllü bir tavsiye: Aslında kontrol altında tuttuğunuzu düşündüğünüz hayatlarınızın kontrolünüz dışında gerçekleştiğini, hatta geriye gerçek bir hayatınızın kalmadığını, ait hissedeceğiniz gerçek bir yapının olmadığını, hem kendinize olan saygınızın hem de etrafınıza olan saygınızı yitirdiğinizi deneyimlemeden önce gelin fotoğraflarınıza #NoFilter yapmak yerine hayatlarımıza yapalım ve hayatımızı olduğu gibi tüm doğallığıyla yaşayalım.

* Gençlerin %90’ının hayatta kaybetmekten en çok korktukları eşyalarını akıllı telefon olarak bildirmesi ile ilgili yazılan bir makale,

** Eğitim profesörleri Howard Gardner ve Katie Davis tarafından yazılan bir kitaptır, kitapta dijital dünyanın çocuklar ve gençler üzerindeki etkilerini inceleyen yedi yıllık bir araştırma programının analizleri de konu alınır.’

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*